Türkiye’nin felaketten kurtulmasının tek yolu işçilerin ve ezilenlerin siyasi müdahalesi!
Seçimlerin hemen öncesinde Türkiye hızla felakete doğru sürükleniyor ve bu sürüklenişi engellemenin tek yolu bütün siyasi partilerin barajsız ve eşit propaganda imkanlarına sahip olarak ulusal bir kurucu meclis seçimine gitmesidir demiştik.
Bundan kastımız mevcut AKP hükümetinin yaptığının tersine Türkiye’nin Washington ve Brüksel’den yönetilmesini engellemek, ulusal bağımsızlığımızı mümkün olduğunca korumaya çalışmak, dolayısıyla IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Birliği, NATO gibi uluslararası mali ve askeri örgütlerden bir an evvel kopmak, onların işbirlikçisi olan büyük patronlar örgütü TÜSİAD’ın ülkemizdeki hakimiyetine son vermekti.
Bu kurucu meclisin kendi önüne koyacağı hedeflerin başına da yukarıda andıklarımıza ilave olarak bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan bütün kamu iktisadi teşekkülleri özelleştirme ve satışlarının geri alınması, yani onların tazminatsız olarak yeniden millileştirilmelerini, özellikle yıllardır kanımızı emen bütün dış borçların iptal edilmesini, iç borçların da küçük tasarruf sahiplerinin dışında kalan kesimlerinin yok sayılmasını eklememiz gerektiğini belirtmiştik.
Aynı şekilde yoksul köylü ve çiftçimizi felakete sürükleyen Dünya Ticaret Örgütü politikalarına son vermek de bu kurucu meclisin öncelikli hedeflerinden bir diğeri olacaktı.
Gene aynı şekilde Türkiye milletinin ayrılmaz parçaları olan Türk ve Kürt halklarının yaşadıkları ortak vatanın egemenliğinin savunulması için kardeşçe bir araya gelmelerini ve bu egemenliğin tesisinin Kürt kardeşlerimizin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri hakkının üzerinde yükselmesi gerektiğini, onları, 27 Nisan muhtırasında olduğu gibi “kendine Türk demeyen herkes vatan hainidir!” tahrik edici sözleriyle Amerikalı ve Avrupalı emperyalistlerin kucağına atmayacak, etnik değil sosyal temelli bir millet tanımı yapılmasının zorunluluğunu ifade etmiştik.
Amerikan hükümetinin sözcüleri, AKP hükümetinin politikalarının, bugüne kadar Türkiye’de Özal’ınki dahil gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin politikalarından daha fazla Amerikan hükümetinin politikalarının hizmetinde olduğunu söylüyorlar.
Zaten bunu görmemek için kör olmak lazım! Gerçekten de Amerikan emperyalizminin ve onun uzantısı olan Avrupa Birliğinin çıkarlarını ön planda tutan bu politikalar Türkiye’nin geleceği açısından tam bir felaketi işaret ediyor. Halkın yüzde 93’ü ABD emperyalizmine düşman ve yaklaşık yüzde 80’i Avrupa Birliğinden de umut kesmişken ABD ve AB’nin emrinde olan bir hükümetin bu kadar yüksek oranda oy alması nasıl izah edilmeli?
Bunun tek bir açıklaması olmalı, o da şu: AKP’nin karşısında yer alan muhalefet partilerinin ve tabii bu arada 27 Nisan muhtırasını veren TSK’nın bu konuda geniş halk yığınlarının nezdinde bir inandırıcılığının olmaması.
Evet, yıllarca ABD’nin desteklediği askeri müdahalelere kılıf hazırlayabilmek için “yakında memlekete komünizm ya da şeriat gelecek!” masalını anlatanlar, şimdi gerçekten bir parçalanma tehlikesi karşısında kimseyi ikna edemez hale geldiler.
İş tam bir yalancı çoban masalına döndü. İlk defa gerçekten bir tehlikeyle karşı karşıyayız ve tabii geçmişte yaptıklarınızdan dolayı kimse size inanmıyor.
İşte bu ağır seçim yenilgisinin sorumlusu bu güçlerdir. Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin mutlak hakimiyetine terk edenler başta AKP ve ardından da yıllardır onunla aynı ekonomik politikayı savunan sözde muhalefet güçleridir.
AKP emperyalizme sağdan biat etti, şimdi soldan da biat edecek güçler örgütlenmek isteniyor!
AKP, muhalif (!) güçler sayesinde kendisine altın tepside sunulan iktidarı tabii ki elinin tersiyle geri çevirmeyecek ve cumhurbaşkanını seçtiği gibi anayasal değişiklikleri de yaparak emperyalizme hizmetlerini sürdürmeye devam edecek.
AKP iktidarı hep daha fazla özelleştirme, daha fazla işsizlik, daha fazla satış, daha fazla işçi sınıfı düşmanlığı, daha fazla bölgeselleştirme (bölgesel asgari ücret, eyalet sistemine geçiş) ve daha fazla demokrasi düşmanlığı yapacak.
Yalnız unutulmasın ki tek başına AKP, emperyalizmin planlarının gerçekleşmesi için yeterli değildir. Bu planlara mutlaka “sol”dan güçler de ikna edilmeli, hatta mümkünse onlar AKP’ye akıl hocalığı yapmalıdır. Önümüzdeki dönemde bir de böyle bir tehlikeyle karşılaşacağız.
Bu iş için önce CHP üzerine oynanacak, bu olmadığı takdirde de sol liberal çevreler devreye sokulacaktır. Türkiye’de yakın bir gelecekte Avrupa Birlikçi yeni bir solun devreye sokulabilmesi için bütün patron güçleri seferber edilecektir.
Hatta buna Kürt hareketinin de katılabilmesi için büyük patron örgütleri her türlü maddi ve manevi desteği sunacaklardır.
Böyle bir gelişmeye izin vermemek için mücadele, İşçi Kardeşliği Partisinin (İKP) görevlerinin başında gelecektir. Şimdiden, kendilerini sosyalizmden yana ilan etmiş olan güçlerin bu tuzağa düşmemeleri için İKP olarak elimizden geleni yapacağız.
Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız: Türkiye AB’ye girmemiş de olsa, AB süreci önümüzdeki en büyük tehlike olarak durmaktadır. Soldan emperyalizmin dümen suyuna girmenin yolu maalesef AB’den geçiyor.
Sadece şu hatırlatma yetmeli: Bütün seçim kampanyası boyunca solun liberal ve maalesef liberal olmayan kesimlerinden AKP’ye doğru dürüst bir eleştiri getirilmezken eleştirilerin bütün okları CHP’ye yöneltilmiştir.
Bunu CHP’nin ilkel politikalarını aklamak için değil, AKP’yi sanki demokratmış gibi göstermek gafletine kapılanları suçlamak için söylüyoruz.
Sorumluluk işçi sınıfı ve emek güçlerinde
İKP, o da bağımsız adaylarla ancak iki bölgede seçimlere katılabildi. Bu her iki bölgede de politik olarak etkili fakat maddi olarak son derece mütevazı bir kampanya yürüttü.
Ancak bu kampanyada önemli olan nokta şuydu:
Emperyalizme bağımlı bir ülke olan Türkiye’de ulusal bağımsızlık meselesi ayırt edici bir öneme sahipti ve bunun kadar önemli olan bir diğer konu da ulusal bağımsızlık mücadelesinin patronlardan ve onların devletinden bağımsızlaşmış olan işçi sınıfının öncülüğünde yürütülebileceğiydi.
İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğünün ve hareketinin büyük ölçüde tahrip edildiği, siyasal örgütlülük ve temsilinin ise yok denecek düzeyde olduğu bir ülkede bağımsızlık mücadelesi de, demokrasi mücadelesi de sermaye ve egemen güçlerin toplumu aldattıkları bir yalandan öteye geçemez.
Her kimlikten insanın dayanışma, kardeşlik ve birliğine hizmet eden sınıf ve soysal temelli mücadele ve örgütlülüklerin yerini belli sermaye odaklarının güdümündeki dini, mezhebi ve hemşeri örgütlülük ve dayanışma ağlarının aldığı toplumda ne “özgür yurttaş” olunabilir, ne demokratik hak ve özgürlükler sağlanabilir, ne de emperyalizme karşı direniş gösterilebilir.
Çözüm tüm sınıf ve emek güçlerinin bağımsız sendikal/toplumsal mücadelesini geliştirmek ve siyasal mücadele birliğini temsil edecek bir işçi ve ezilenler cephesi partisini inşa etmekten geçmektedir.
İşçi sınıfı ve emek güçleri ne ulusal bağımsızlık bayrağını CHP ve TSK’ya ve ne de demokrasi bayrağını AKP’ye ve liberal sol kesimlere teslim etmelidir! İşçi Kardeşliği Partisi önümüzdeki dönemde bu hattaki mücadelesini geliştirmeye devam edecektir.
